Gazi M. K. Atatürk İnkılâpları İçinde Çok Önemli Bir Yeri Olan Laiklik Nasıl Tanımlanabilir?Mustafa Kemal Atatürk, İnkılâpları içinde bu derece önemli bir yeri olan Lâiklik nasıl tanımlanabilir? Lâiklik, çok kullanılan bir tanıma göre, “DİN VE DEVLET İŞLERİNİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI”dır. Bu tanım şüphesiz yanlış olmamakla birlikte, yeterli bir tanım değildir.

Daha doğrusu din ve devlet işleri ayrılığının ne demek olduğunu, ne gibi unsurları içerdiğini daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekmektedir.

Lâikliğin devlet ve toplum hayatına ait unsurların beş ana madde altında izah etmek mümkündür.

Din Hürriyeti..

Laikliğin bir yönü, toplumun bütün fertleri için din hürriyetidir. Din hürriyeti de, bir yandan vicdan (inanç) hürriyetini, öte yandan ibadet hürriyetini kapsar. Atatürk, bir sözünden bunu “Vicdan hürriyeti mutlak ve taarruz edilemez, ferdin tabii haklarının en mühimlerinden sayılmalıdır…

Her fert; istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre malik olmak, mensup olduğu bir dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz” diyerek çok güzel belirtmiştir.

Türkiye’de her çeşit insan dinini seçmekte hürdür. İbadet hürriyetine gelince, Türkiye’de “muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani ayin hürriyeti masundur. Tabiatıyla, ayinler asayiş ve genel adaba aykırı olamaz, siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere, artık Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez.”

677 Sayılı Kanunla Tekke ve Zaviyelerin kapatılmış, tarikatların lağvedilmiş bulunmasını ibadet hürriyetine aykırı görmemek gerekir. Atatürk’ün dediği gibi bunlar, “İRTİCA MENBALARI VE CEHALET DAMGALARIDIR. TÜRK MİLLETİ BÖYLE KURUMLARA VE ONLARIN MENSUPLARINA TAHAMMÜL EDEMEZDİ VE ETMEDİ.” diyerek yine çok güzel belirtmiştir.

Din hürriyetine ilişkin bu esaslar bugünkü Anayasamızda da yer almıştır (Madde 24) Buna göre “HERKES VİCDAN, DİNİ İNANÇ VE KANAAT HÜRRİYETİNE SAHİPTİR. 14’NCÜ MADDE HÜKÜMLERİNE AYKIRI OLMAMAK ŞARTIYLA İBADET, DİNİ AYİN VE TÖRENLER SERBESTTİR.”

Resmi Bir Devlet Dininin Bulunmaması..

Devlet, bir gerçek kişi olmadığına göre, onun resmi bir din sahibi olmasını, gerçek kişilerinki ile aynı anlamda kabul etmemek gerekir. Burada anlatılmak istenen devletin belli dine üstünlük tanıması, onun kurallarını devlet gözüyle bütün vatandaşlara benimsetmeye ve uygulamaya çalışmasıdır.

Oysa resmi bir dini olmayan LÂİK DEVLET, belli bir dinin kurallarını, vatandaşlarına benimsetmek ve uygulamak için çalışamaz, özellikle, bu yönde zorlayıcı kurallar koyamaz. Nitekim yine Anayasamıza göre “KİMSE, İBADETE, DİNİ AYİN VE TÖRENLERE KATILMAYA, DİNİ İNANÇ VE KANAATLERİNİ AÇIKLAMAYA ZORLANAMAZ; DİNİ İNANÇ VE KANAATLERİNDEN DOLAYI KINANAMAZ VE SUÇLANAMAZ”

Görülüyor ki, Lâikliğin “DİNSİZLİK” olduğu propagandasını yapmaya çalışanların görüşlerini n aksine, gerçek din hürriyeti ancak laik bir devlette gerçekleşebilir. Çünkü ancak böyle bir devlet içinde kişiler hiçbir dış zorlama olmaksızın dinlerini seçebilirler ve bu dinlerin gereklerini diledikleri ölçüde yerine getirebilirler veya istemiyorlarsa getirmezler. Lâik devlette din hürriyeti, belli bir dine inanma ve onun ibadet gereklerini yerine getirme hürriyeti ifade ettiği gibi, kişinin isterse hiçbir dine inanmama ve hiçbir dinin ibadetlerini yerine getirmeme hürriyetini de kapsar.

Lâik devlet, dini kişisel vicdan meselesi olarak görür, vatandaşların dini inançlarına karışmaz; bu inançları veya bu yönde şekillendirmeye çaba göstermez. Nitekim Gazi Atatürk’e göre “DİN BİR VİCDAN MESELESİDİR: HERKES VİCDANININ EMRİNE UYMAKTA SERBESTTİR. BİZ DİNE SAYGI GÖSTERİRİZ. DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCEYE MUHALİF DEĞİLİZ. BİZ SADECE DİN İŞLERİNİ MİLLET VE DEVLET İŞLERİYLE KARIŞTIRMAMAYA ÇALIŞIYORUZ.”

Devletin Din Ayrımı Gözetmemesi..

Lâikliğin unsurlarından biri, de devletin çeşitli dinlerin mensupları arasında kanun önünde ayrım gözetmemesi hepsine eşit işlem yapmasıdır. Anayasamızda bu ilke, eşitlik hakkındaki 10’nuncu madde de ifade edilmiştir. Sözü edilen maddeye göre herkes “DİN, MEZHEP VE BENZERİ SEBEPLERE AYRIM GÖZETİLMEKSİZİN KANUN ÖNÜNDE EŞİTTİR.” diye belirtilmiştir.

Devlet Kurumları İle Din Kurumlarının Ayrılmış Olması..

Lâik bir devlette din kurumları devlet fonksiyonları göremeyeceği gibi, devlet kurumları da din fonksiyonlarını ifade edemez. Yani, Lâik devlet, gerek “DİNE BAĞLI DEVLET” gerek “DEVLETE BAĞLI DİN” sistemlerini reddeden, din ve devlet işlerini bir birbirinden tamamen ayıran bir yönetim sistemidir.

Bu ilkeye rağmen Diyanet İşleri Başkanlığının devlet teşkilatı içinde Anayasal bir kurum olarak yer aldığını görmekteyiz. Bu durum, Türkiye’nin özellikleri sebebiyle ortaya çıkmıştır. Bu kuruluş aslında lâikliğe aykırı değil, onu koruyucu nitelik taşıyan bir çözüm tarzıdır.

Devlet Yönetiminin Din Kurallarına Bağlı Olmaması..

Lâik bir devlette yönetim, din kurallarına göre değil, toplum ihtiyaçlarının akılcı ve bilimsel yönden değerlendirilmesine göre yürütülür. Atatürkçü lâiklik anlayışı lâikliğin bu anlamda gerçekleşmesini, Devlet yöneticilerinin dini kurallardan esinlenerek değil, toplum ihtiyaçlarını akıl ve bilim verilerine göre değerlendirerek kararlar vermelerini ve böylece toplumumuzun en kısa zamanda çağdaş medeniyet düzeyine ulaşmasını gerektirir. Nitekim Atatürk, pek çok konuşmasında, devlet yönetimine sadece aklın, bilimin ve çağın gereklerinin rehberlik etmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Mesela; O, “BU GÜNÜN İHTİYAÇLARINA UYGUN KANUN YAPMAK VE ONU İYİ TATBİK EYLEMEK REFAH VE İLERLEME VASIFLARININ EN MÜHİMLERİDİR”, dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir” diyerek bu konuya verdiği önemi ifade etmiştir!

Yine Atatürk lâiklikle, çağdaşlaşma temel hedefinin ilişkisini şu sözlerle açıklamaktadır:

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün ruhu ve görünümüyle medeni bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarımızın temel ilkesi budur. Bu hakikati kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerinde mevcut hurafeler tamamen kovulacaktır. Onları çıkarmadıkça dimağa hakikat nurlarını sokmak imkansızdır.”

Görülüyor ki, Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde lâiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret bir devlet, yönetimi prensibi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı, dünya ve toplum meselelerine akılcı ve bilimci bir bakış açısıdır. Bundan dolayıdır ki lâiklik hem dinin diğer kurumlara olan ilişkilerini düzenler, hem de Türkiye’nin çağdaşlaşmasını temel hedefinden ayrılmaz ve onun zorunlu bir parçası oluşturur!

İşte bu temel öneminden dolayıdır ki Lâiklik, Anayasamızda özel olarak korunmuş, lâikliği dolaylı yollardan çökertmeye çalışabilecek siyasi akımların etkinlik kazanmasına set çekmiştir.

Sonuç olarak Lâiklik İlkesi, Türk İnkılâbı ve Dönüşüm Hareketlerinin temel taşıdır. Yapılan bütün değişim ve dönüşüm hareketlerinin amacı LÂİK BİR TOPLUM/HUKUK/DEVLET YAPISI oluşturmaya dönüktür.

Lâikliğin diğer bir yönü, din ve vicdan hürriyetinin garantiye alınmasıdır. Diğer bir yönü de resmi bir devlet dininin bulunmamasıdır. Lâik bir sistemde devlet “DİN AYRIMI GÖZETMEZ”. Devlet, çeşitli inançlar ve dinler karşısında tarafsızdır. Yine lâik bir sistemde devlet kurumları ile din kurumları ile din kurumları bir birinden ayrılmış olmalıdır!

Hukuk ve Devlet Yönetimi ile ilgili kurulların akla, bilime yani pozitif değerlere dayanması; din kurallarına bağlı olmasında lâik devlet ve toplum düzeninin temelini oluşturur. (*) (E. Özbudun, “Atatürk ve Devlet Hayatı”, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi II., YÖK. Yayınları, Ankara, 1985, s.71-78., Lâiklik hakkında ayrıca bakınız. Z. Hafızoğulları, Lâiklik, İnanç ve İfade Hürriyeti, Ankara, 1997. R. Genç, Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar, Ankara, 1998.)

Lâiklik, çağdaş liberal demokrasilerin mutlaka gerçekleştirmek durumunda oldukları, üç hürriyet alanından birisi olan “DİN, VİCDAN VE İBADET HÜRRİYETİ”ni ifade eden ve bunu

gerçekleştiren bir ilke olduğu için çağdaş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi ve yaşatılması ancak lâik devlet ve toplum düzeni ile mümkün olabilir!

Bir diğer deyişle, gerçek bir demokrasi, lâik demokrasidir. Kaldı ki, kısaca değindiğimiz gibi, egemenliğin kaynağını millete verdiğiniz zaman zaten lâikleşme sürecini başlatmış oluyorsunuz.

Bu yönüyle de demokrasi lâiklikten ayrılmaz bir bütündür.

Devletimizin ve Atatürkçü Düşünce Sisteminin en temel esaslarından biri olan lâiklik ilkesi aynı zamanda, Milli Birlik ve Bütünlüğümüzü sağlayan ve devam ettirilmesinde çok önemli roller üstlenmiş bulunan bir ilkedir!..

YAZAR: Orhan ORGARUN

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here